enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
8,4180
EURO
10,0262
ALTIN
494,94
BIST
1.384
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Sıcak
36°C
İstanbul
36°C
Sıcak
Cumartesi Sıcak
35°C
Pazar Açık
34°C
Pazartesi Sıcak
36°C
Salı Sıcak
37°C

Faruk Beşer

Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinden mezun olmuş ve aynı üniversitede İslam Hukuku dalında hazırladığı teziyle doktor olmuştur. Hala Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

    TARTIŞMA KÜLTÜRÜ

    15.07.2021 05:31
    A+
    A-

    Kuranıkerim, yaptıkları kötülükleri kendi aralarında engelleyip nehiy ani’l-münker yapmadıkları için Yahudilerin lanete uğradıklarını söyler. Bu elbette siz de öyle davranırsanız aynı akıbete siz de uğrarsınız demektir. Oysa İslamî gruplar gittikçe birbirlerinden uzaklaşmakta ve hiç kimsenin ötekine karışmaması edebiyatı geliştirilmektedir. O halde Müslümanlar ne yapıp edip birbirlerini edebiyle eleştirmenin yollarını bulmalı ve aralarındaki kopuklukları gidermelidirler. Elbette herkesin her konuda aynı şeyi düşünmesi mümkün olamaz, bu, istenen bir şey de değildir. Dinin sabiteleri dışındaki ihtilaflar rahmettir. Bu vesile ile ‘ümmetimin ihtilafı rahmettir’ anlamında, her türlü ihtilafı makbul gösteren bir sözün Resulüllah’a ait olmadığını da hatırlatalım. Asgari müştereklerin bulunması ve onlarda birliğin sağlanması da istenen bir şeydir. Bu asgari müşterekler de ‘sizden olan ülü’l-emr’in’, o yoksa ümmetin ulemasının belirleyeceği alandır.

    İşte size bu uzlaşmanın olabilmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda iki önemli misal:

    Ebu Hanife, oğlu Hammad’ı Kelam tartışmaları yapmaktan yasaklamıştı. Hammad babasına, “Siz de bu tartışmaları yapıyorsunuz da bizi neden yasaklıyorsunuz” diye sordu. Ebu Hanife’nin cevabı Müslümanca tartışmanın temel özelliğini ortaya koyar: “Oğlum, biz tartışırken karşı tarafı hataya nispet etmeyelim diye başımızda kuş varmış da uçacakmış gibi, hak kimdeyse onu ondan almak için tartışıyoruz. Ama görüyorum ki, siz mat etmek, ona üstün gelmek için tartışıyorsunuz, bu durum insanı helak eder” demişti. İmam Şafiî de buna denk şu sözleri söylemişti: “Ne zaman birisiyle tartışmışsam sonunda hep onun haklı çıkmasını istemişimdir. Çünkü böyle olursa ben iki defa kazanmış olacağım: Gerçekten o haklı ise ben hem bir hatamı düzeltmiş hem de yeni bir hakikat öğrenmiş olacağım. İkinci olarak şayet ben haklı çıkarsam bunun muhtemelen beni düşüreceği kibir ve enaniyetten de kurtulmuş olacağım.” Bu dikkat ve hassasiyet başarılabilirse işler düzelme yoluna girmiş demektir.

    Asgari müşterekleri belirleyebilmek için şunu da bilmemiz gerekir. Büyük bilinen insanların şeriatın zahirine aykırı beyanlarında her zaman hikmet aramak doğru olmaz. Böyle davranmak dinin temel esaslarına aykırıdır. Bir söz ya da fiil zahiren yanlış görünüyorsa onu hikmete bağlayıp kabul etmektense reddetmek daha güvenlidir, ‘eslem tarik’ budur. Mümkündür ki, böyle davranan birisi, öyle bir zatın yanlış olarak gördüğü beyanını iyi anlamamıştır, o aslında yanlış değildir. Öyle de olsa böyle bir prensip edinmedeki bu hata ihtimali ve riski, aksini söyleyip bu insan büyük bir insandır, sözünde mutlaka bir hikmet vardır diye inanmanın oluşturabileceği risk yanında çok küçük kalır. Çünkü bir defa her yaptığında hikmet olan, Hakîm olan sadece Allah’tır. İkinci olarak böyle düşünmek insanı dinin zahir delillerine uymayan hususlarda yanlışların din edinilmesine, şeri delilleri devre dışı bırakmaya, hatta Batıniliğe kadar götürebilir ve artık geri dönüp hakkı bulma imkânı zorlaşır. Resulüllah’ın şerefli ifadeleriyle biz işin zahiriyle hüküm vermek zorundayız. Hz. Ali’nin şu muhteşem sözü de bu ölçüyü anlatır: ‘Hakikati kişilerle tanımayın, önce hakikati tanıyın ki, kişileri onunla tanıyabilesiniz’. Böyle yapılırsa söylenenlerin delillendirilmesi gereği de ortaya çıkar ki, Allah’ın (cc) bizden istediği de budur: ‘De ki, doğru söylüyorsanız delilinizi getirin’. ‘Yaşayan da bir delille yaşasın, ölen de bir delille ölsün’

    Bunun bir devamı olarak üçüncü prensibimiz insanları takdis etmenin tehlikesini kavramamızdır. Takdis, yani büyük bildiklerimizde ilahi özellikler vehmetme öyle tehlikeli bir kanaattir ki, bununla kişi sevdiği insanı ilahlık derecesine kadar çıkarır ve bunu yapan şeytanın maskarası haline gelir. Bu sebeple Resulüllah Efendimiz (sa) işin en başından bu tehlikeye müminlerin dikkatini çekmiş ve “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi siz de beni övmede aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum; beni sadece Allah’ın kulu ve resulü bilin” buyurmuştur. Hz. İsa’yı zikretmekle de o aslında en can alıcı misali vermiştir. “İsa’yı (as) Allah’ın oğlu ya da O’nun üç temel unsurundan, uknumundan biri olarak görme noktasına gelen Hıristiyanlar bunu, ona karşı duydukları ölçüsüz sevgileri sebebiyle yapmışlardı.” Bu sebeple muhabbet, şeriat ve akıl ile denetlenmelidir.

    Yeni Şafak

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.