enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
21°C
İstanbul
21°C
Hafif Yağmurlu
Cumartesi Parçalı Bulutlu
22°C
Pazar Parçalı Bulutlu
23°C
Pazartesi Az Bulutlu
21°C
Salı Az Bulutlu
21°C

SURİYE SEFERİ

SURİYE SEFERİ
01.04.2022 17:51
A+
A-

Artık nadiren yağması sebebiyle hasretle beklenen, geldiğinde çocuklar kadar yetişkinleri de sevindiren kar, karmaşık duyguların ortaya çıkmasına sebep oldu bu sene. İlk olarak İstanbul’un göbeğinde günlerce mahsur kalan insanların hikayeleri, kapanan yollar huzursuzluk yarattı. Eve kapanmaları sebebiyle her zamankinden daha fazla telefonuyla, sosyal medyayla haşır neşir olan insanların dertlerine bir de soğukla çetin bir mücadeleye girişen Suriyeli savaş mağduru insanların dramı eklendi. Artık sıradanlaşmış, unutulmaya yüz tutmuş savaş mağduru insanların çeşitli elemleri, açlık, sefalet, hastalık, yetimlik, anne babaların zamansız kaybettiği evlatlar ve saymakla bitmeyecek bin bir türlü acı tekrar vicdanların üzerinde ağır bir yük olarak belirdi. Kalpler çadır kentlerden gelen görüntülerle, üşümüş, hatta donmuş bebek haberleriyle sızladı. Böyle bir zamanda halis niyetlerle bu insanların yardımına koşmak, bizzat Suriye’ye gidip acılarına şahitlik etmek, karıncanın taşıdığı su damlası misali yaralarına merhem olmak düşünesiyle Suriye’ye gitmeye karar verdik.

Bir aylık bir bekleme sonrası çıkan iznimizin nihayetinde İdlib’e ulaşmak niyetiyle Hatay Reyhanlı’ya doğru yola çıktık. Cilvegöz sınır kapısından Suriye’ye, İdlib’e geçtik bir cumartesi günü. Gideceğimiz yerin, İdlib’in, bir Avrupa şehri olmadığını, sefaletin kol gezdiğini ve mağdur insanlarla dolu olduğunu tahmin ediyorduk. Maalesef karşılaştığımız görüntü bizleri şaşırtmadı. İlk bakışta İdlip bana belgesellerde izlediğimiz ya savaş ya yoksulluk ya susuzluk ya da tüm sebepler bir araya gelip kırılmış, insanlığın ayıbı haline dönüşmüş bir Afrika beldesini hatırlattı. Bize rehberlik eden abinin mevcut durumun eskiye kıyasla çok daha iyi olduğunu söylemesine rağmen ben karşılaştığımız mevcut durumdan fazlasıyla irkilmiş, böyle bir yerde insan nasıl yaşar, çoluk çocuk burada nasıl yetiştirilir diye düşünmeye başlamıştım. Kendi kendime bir ümit, ‘’en azından burası çok pahalı değildir, geçim şehirlere oranla daha ucuzdur’’ diye düşünürken en iyi maaşın 1000-1200 TL sularında seyrettiği bu yerde hayatın en az İstanbul kadar pahalı olduğu gerçeğiyle bir defa daha şoka uğramıştım.

Yetimlerin Ağır Yükü

Karmaşık duygu ve düşünceler içerisinde ziyaretimizi sürdürürken bir yetimhaneyi durak edindik. Oradaki çocuklara topladığımız yardımlardan bir kısmını ulaştırmak ve ufak tefek atıştırmalıklar dağıtmak için soluğu Ansaar yetimhanesinde aldık. Yetimhane ziyaretinin benim için kolay geçmeyeceğinin en başından beri, daha Suriye’ye gitmeden, farkındaydım. Özellikle baba olduktan, kendi çocuklarını sevdikten sonra insanın yetim bir çocuktan etkilenmemesi, bu çocukların karşısında zor anlar yaşamaması kalbi ve vicdanı olan her insan için neredeyse imkânsız bir durum. Yetimhanede 150’ye yakın, 4-5-6 yaşlarında erkek ve kız karışık yetim çocuk yaşıyordu. Öğlen yemeği vaktine denk gelmiştik. Çocuklar dışarıda önce sıraya dizilmiş, sonra dini bir ant okunmuş ve yemeğe geçilmişti. Besmele sonrası yemeğe başladılar. Bize de bardaklarına ayran doldurma görevi verildi. Ben bu esnada tüm çabalarıma rağmen, istemsiz bir şekilde, sürekli kendi çocuklarımı, oğlumu ve kızımı, sofraya oturmuş yemek yemek için büyüklerinin iznini bekleyen ve masum ve şaşkın bakışlarla yanlarına gelen biz yabancıları seyreden çocukların arasında görüyor, ya benim çocuklarım da yetim kalsaydı, biz olmadan, anne ya da babasız ve daha da kötüsü ikisinden birden mahrum ne yaparlardı diye düşünmeden edemiyordum. Bir yandan da olayı kişiselleştirdiğim, bencilleştiğim, ortada bulunan dramı kavrayabilmek için kendi çocuklarıma başvurduğum ve dolayısıyla oradaki çocukların acılarını ancak kendi muhtemel acılarım üzerinden kavrayabildiğim, aksini başaramadığım için kendime kızdım. Daha doğrusu kurtulamadığımız bu bencillikten, ben merkeziyetçilikten, çevremizde yaşanan her şeyi kendi açımızdan değerlendirişimizden utandım. Mesela bombalanan bir binanın enkazından çıkarılan bir çocuk gördüğümüzde o çocuktan ziyade ya ölen benim çocuğum olsaydı diye düşünürüz. Ya ölen benim çocuğum olsaydı ya babasız kalan ben olsaydım ya benim bacağım kopsaydı ya ben kör olsaydım ya benim evim yıkılsaydı…Oradaki insanlara hem üzülüyor hem de aynı zamanda onları unutup bir şekilde kendimizi özne haline getirip ya onun yerinde ben olsaydım diye hayal etmeye başlıyoruz.

Tam olarak anlamlandıramadığım böyle çarpık bir üzülme yöntemimiz var ve o yetimhanede ben de bu garipliğin pençesine düşmüştüm. Halbuki benim çocuklarımın anası ve babası, sığınacakları bir yuvaları, giyecekleri kıyafetleri ve ihtiyaçları olan diğer her şeyleri vardı. O an onları bir kenara bırakıp, kendimi de düşünmeden oradaki yetimlere odaklanmak ve onların hikayeleri, hüzünleriyle hemhal olmak istiyor fakat sürekli başarısız oluyordum. Sonuç olarak karşımdaki çocukların ne kadar büyük bir şeyden, anne ve/ya babasızlıktan, aile sevgisinden mahrum kaldığını anlayabilmem için kendi çocuklarımı düşünmem gerekiyordu. Kaçınılmaz bir biçimde ancak böyle bir kıyaslamanın sonucu, bir nebze de olsa orada bulunan yetimlerin içinde bulunduğu mahrumiyeti anlayabileceğimi düşünüyor, daha fazlasını beceremiyordum. Karşımda tüm masumlukları ile gözlerimizin içine bakan, onlarla ilgilendiğimiz için mutlu oldukları her hallerinden belli olan çocukların da tıpkı benim çocuklarım gibi bir babası ve annesi vardı. Onlar da anne ve babaları için dünyanın en kıymetli, vazgeçilmesi akla dahi gelmeyen varlıklarıydılar. Bu hayattaki Allah’tan sonra en büyük dayanağıydı aileleri. Gece korktuklarında onlara koşuyor, anne ve babalarının kolları arasında dünyanın en güvenilir ve mesut sığınağına kavuşuyorlardı. Düşüp bir yerlerini acıttıklarında, basit bir karın ağrısı ya da şiddetli bir ateş geçirdiklerinde onlar için deliye, gönüllü bir köleye dönen aileleri oluyordu. Bu yetimlerin de bir zamanlar kendilerine tüm gün boyunca belki yüz kere sarılsa, bir yüz kere de öpse koklasa doymayan, bir sonraki sefer için fırsat kollayan anne babaları vardı. Karşımda duran ufacık çocukların bunların belki de tamamından mahrum kaldığını düşündükçe, Allah’ım diyordum kendi kendime, bir çocuk bunlardan yoksun nasıl büyür. Kim ya da hangi maddi yardım, hediye, annesizliğin, babasızlığın yerini, onların çocuklarına gösterdiği sevgi ve şefkatin yerini doldurur. Daha sonrasında çok daha acı bir şekilde annesizliğin, babasızlığın yerini hiçbir şeyin doldurmadığını gördük. Yetimhaneyi ikinci defa ziyaret ettiğimizde ‘yetimin başının okşanması’ ile ilgili hadis aklıma gelmiş ve onların arasında karışarak onlarla tokalaşmak ve başlarını okşamak istemiştim. Bir iki çocukla el sıkıştıktan ve onların başını okşadıktan sonra diğer çocukların sıraya girdiğini, bize sarılmak ve tokalaşmak için müthiş bir çaba içerisinde olduklarını fark ettim. O an insanın kalbini parçalayacak bir şekilde anladım ki çocukların karınları tok, kıyafetleri tam, sağlıkları yerindeydi ve çok şükür barınacak bir yuvaları vardı fakat bunlardan çok daha önemlisi, anne baba sevgisinden, onların şefkatinden mahrumlardı. O an Peygamber Efendimizin sözlerini, yetimin başını okşamanın ne kadar büyük bir sevap olduğunu ve dolayısıyla yetimin içinde bulunduğu sevgi ve şefkat eksikliğini bizzat yaşayarak idrak ettim.

Kuranı Kerim’de yetime iyi davranılması, gözetilmesi, onların korunup kollanması ile ilgili neden bu kadar çok ayet olduğunu anladım ve bu dinin, İslam’ın, yetimi, yoksulu, mazlumu koruyup kollamayı emreden bir dinin, mensubu olduğum için Allah’a şükrettim. Allah Duha Suresinde bizlere ilettiği gibi bu yetimleri de barındırsın, yolları şaşarsa doğruya eriştirsin, rızkıyla nimetlendirsin. Onları sevgisiz, başlarını okşayacak bir elsiz, korktuklarında, üzüldüklerinde sarılacak bir bedensiz bırakmasın. Bizleri de yetimleri koruyan, kollayan, onlara yardım eden ve acılarını bir nebze olsun dindirmek için çaba gösteren kullarından eylesin.

Şükür ve Memnuniyetsizlik

Suriye ziyaretinde savaş ortamında yaşam mücadelesi veren insanlar ile ilgili ilginç bir durumu ancak Türkiye’ye döndükten sonra fark edebildim. Suriye’yi ziyaret ettiğimiz günlerde Türkiye’deki en büyük tartışmalardan bir tanesi artan sıvı yağ fiyatlarıydı. Bir tarafta karınlarını doyurmak için temel besin maddelerine ulaşım sağlayamayan, çoğu malzemenin parayla dahil alınamadığı, paranın zaten olmadığı insanlar, diğer tarafta da Türkiye’de, evlerine stok yapmak için kavgaya tutuşan, daha fazla yağ alabilmek için kargaşa çıkaran kimseler vardı. Türkiye’ye döndüğümde ve Pazartesi işe gitmek için bindiğim minibüste şoförün yanına oturmuş, ineceğim yere varana kadar bu abimizin hayat pahalılığından, artan mazot fiyatlarından, ödeyemediği taksitlerden kaynaklanan şikayetlerini dinlemiştim. O zaman zihnimde bir şeylerin canlandığını, geldiğim savaş bölgesinde, yoksulluğun, yokluğun bağrında hayat mücadelesi veren insanların, ülkemiz insanına kıyasla çok daha güler yüzlü, elinde olanla, Allah’ın ona verdikleriyle yetinmeyi bilen, kanaat sahibi kimseler olduğunu anladım. Bu insanların dilinden, ülkeminiz insanların aksine, Allah razı olsun, çok şükür, buna da şükür gibi sözlerinin eksik kalmadığını fark ettim. Suriyeli insanlara Allah ağır musibetler vermiş, belki imtihanlarını ağırlaştırmıştı fakat benim tanık olduğum neredeyse herkes bunları yüksek bir tevekkülle karşılıyordu. Ekseriyeti başlarına gelen kaza ve belaları Allah’a yakınlaşma vesilesi kılabilmişlerdi. Buna karşılık bizim halkımızın önemli bir bölümü hiçbir şeyden memnun olmayan, ellerinde olanı daima küçümseyen ve sürekli daha fazlasını isteyen, en ufak bir musibette şikayetler, feveranlar eden ve bir türlü şükretmeyen nankörümsü varlıklara dönüşmüştü. Birisi dünya üzerinde yaşanabilecek en kötü coğrafyada hayat mücadelesi verirken Allah’a yakınlaşabiliyor, diğer taraf ise Allah’a isyan sınırlarında cirit atıyordu. Suriyeliler açısından düşündüğümde ziyadesiyle mutlu olurken, Türkiye’deki insanları düşündüğümde onlar adına üzüldüm. Allah Suriye’deki insanların imtihanını kolaylaştırsın, bizlere de onların içinde bulunduğu şartları kavramayı ve bunlardan ders çıkarıp halimize şükretmeyi nasip etsin.

Müslüman Hayatlar

Türkiye’de 2020’lerde yaşayan Müslüman bilincine sahip insanların belki de en büyük çıkmazlarından bir tanesi, ümmet bilincinin eksikliği, hatta ortada bir ümmet olup olmadığı şüphesinin insanları sürüklediği karamsarlıktır. Siyaset bilimi okuyan biri olarak bir örnek vermem gerekirse, mesela devlet düzeyinde İslam’a uygun bir ülke olarak faaliyet gösterebilmemiz için ihtiyaç olan, askeriyeden, maliyeye, iç işlerinden, dış işlerine devletin her katında, yeterince Müslüman bilincine sahip insan kaynağı olup olmadığı bende uzun yıllardır önemli ve müspet bir şekilde cevaplanması zor bir soru olarak zihnimde yer edinmişti. Suriye ziyaretimde bu kafa karışıklığını giderebilmem biraz da olsa mümkün hale geldi ve tanıştığım Müslümanlar bu konuda beni ziyadesiyle ümitlendirdi. Bu yolculukta birçok kabiliyetli ve zeki, sağlığı sıhhati yerinde insanın sırf Allah rızası için neler yapabildiklerini, hayatlarını İslam yolunda nasıl ‘harcadıklarını’ gördüğümde müthiş bir sevinç kapladı içimi. Kendi kendime cesaretlendim, işte bu abilerle, kardeşlerle, onların yetiştirdiği Müslüman çocuk ve gençlerle bu ülkeyi İslam’ın temel kaidelerine uygun bir devlet haline getirebilir ve Müslümanların faydası, Allah’ın rızasını kazanmak için faaliyetler yürütebiliriz dedim. Burada özellikle belirtmem gereken bir husus var ki bu insanların yaptığı işlerin ne kadar faydalı olduğu apaçık ortaya çıksın.

Ben şahsen kendimi kusursuz ve yetenekli bir Müslüman, fakat yalnız, tek kaldığı için gücü büyük işlere yetmeyecek biri olarak farz etmiyor, daha ziyade başta kendime, ümmet bilincine ve bu ümmetin büyük işler başarabileceği gerçeğine inanmakta güçlük çekiyordum. Ancak İHH’nın, Sadaka Gölgesi Derneği’nin, Eczacı Mehmet Abi ve diğer yardım gönüllülerinin neler yaptıklarını, yapabildiklerini gördükten sonra en başta kendime güvenim yerine geldi. Müslümanlığın Mehmet Akif’in yazdığı gibi, ‘tevekkelna deyip yatmak’ olmadığını idrak ettim bu vesileyle. Türkiye’nin, Dünyanın bir köşesinde Allah’a kullukta yarışan, Müslümanların dertleriyle dertlenen ve onlara yardım etmek, acılarını bir nebze de olsa dindirmek için hem mallarıyla hem canları, bedenleriyle koşturan mümin kalpler olduğunu anladım. Yalnız olmadığımın idrakine vardım. Benim de çalışmam, daha fazla çabalamam ve yaptığım her işi Allah’a kulluğun bir parçası, O’nun rızasını kazanmak namına bir amel olarak gerçekleştirmem gerektiğini anladım. Sandığımdan daha kuvvetli, daha kalabalık olduğumuzu gördüm ve başta kendime, sonra da Müslümanlara olan güvenim arttı.

Suriye’de ziyaretinde tanıştığım örnek bir şahsiyetle burada kısaca anlatarak bende hasıl olan bu duygu ve düşüncelerin kaynağını biraz açmak isterim. Anlatmak ve okuyuculara kısaca da olsa tanıtmak istediğim şahsiyet, Ebu Yahya mahlasıyla bilinen Eczacı Mehmet isimli bir yardım gönüllüsü. Kendisi Reyhanlı’da bir eczanede çalışıyor ve aynı zamanda Suriye’den gelen hastalar ve yaralıların Türkiye’de tedavi olmasına yardım ediyor. Yürüttüğü yardım faaliyetleri bunlarla sınırlı değil. Benim çok kısa bir sürede gözlemleyebildiğim kadarıyla gözünü, bacağını kaybetmiş, çoğu insanın yaralarına bakmaya bile cesaret edemeyeceği, yanlarında saniye süresince kalamayacağı hastalarla bizzat ilgileniyor, bu hastaların yeme, içme, temizlenme gibi temel ihtiyaçlarıyla şahsen ilgileniyor. Bizim tam Suriye’de bulunduğumuz esnada kendisini bize tanıtan diğer yardım gönüllüsü abinin izlettirdiği bir videoda Ebu Yahya Abi, tek bacağı dizinin altından kesilen genç bir Suriyelinin depresyona girmesi üzerine, ona moral vermek için hastaneye gitmiş ve yatağının başında açtığı müzik eşliğinde oynuyordu.

Vatanından olmuş, yaban ellere göç etmiş, kim bilir geride neler bırakmış, hangi sevdiklerini kaybetmiş, bir de genç yaşında bir ayağından olmuş Hz. Eyüb’ün yoldaşı o arkadaşın yerine koymaya çalıştım bir an kendimi. Çok kısa bir süre öncesine kadar hiç tanımadığım birinin, yabancı bir adamın gelip bana moral olsun, biraz olsun güleyim diye karşımda göbek attığını düşündüm. İçinde bulunduğumuz şu zamanda, insanın kendinden ve ailesinden başka neredeyse kimseyi düşünmediği, batılılara benzer bir bireysellik hezeyanına son hızla yuvarlandığımız böyle bir dönemde, Ebu Yahya abinin başka insanlar için, mazlumlar, Müslümanlar için ‘katlandığı’ işleri, inşallah ihlasla yaptığı amelleri düşündüm. Çok az insana beslediğim, çok az insanın layık olduğu bir minnettarlık duygusuyla kapladı içimi… Ebu Yahya abinin zatında kimsesizlerin kimsesi Allah’ın bir kulunu gördüm. Gönülden dua ettim kendisine, Allah yaptığı amelleri kabul etsin, ayağını doğru yoldan kaydırmasın, riya ve kibir karışmasın işlerine ve bizleri de onun gibi salih kullarından, Allah için malıyla, canıyla, tüm varlığıyla kulluk edenlerden, koşturanlardan eylesin diye. Bu abimiz ve diğer yardım gönüllülerinin işlediği ve bizim şahitlik ettiğimiz amelleri sadece o mazlumların yarasına merhem olmadı. Bizim gibi hayatın akışı içinde çırpınan, Allah’ın çizdiği hudutların sınırlarında dolaşan ve ha saptı ha sapacak, yolunu şaşırmaya meyilli insanlara da örneklik etti. Hedef gösterip güven aşıladı.

Müslümanların bu zamanda yalnız olmadığını, doğru ve güzel insanların, Müslüman kardeşlerimizin inşallah sayıca çok olduklarını ve karamsarlığa kapılmadan fert fert Müslüman cemaatin kuvvetini arttırmak için çaba göstermek gerektiğini gösterdi. Suriye yolculuğu, farklı duyguların ortaya çıktığı, hüzünle ümidin bir birine karıştığı, insanın hem Müslümanlığıyla, Müslüman yardım sever kardeşleri vesilesiyle, övündüğü, fakat aynı zamanda Suriyeli Müslüman kardeşlerinin dertlerine tam manasıyla derman olamamanın verdiği utanç ve sıkıntısıyla kıvrandığı, (inşallah) bizi Allah’a yakınlaştıran, Müslümanları daha da çok sevdiren ve onlar için, mazlum insanlar için daha fazla çaba göstermeye, modern yaşamın dayattığı bireysellikten uzaklaşıp cemaat, ümmet olmaya teşvik eden bir anı olarak geride kaldı.

Ayhan Sarı

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.