enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
8,5492
EURO
10,0853
ALTIN
495,44
BIST
1.352
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Gök Gürültülü
29°C
İstanbul
29°C
Gök Gürültülü
Pazar Gök Gürültülü
30°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
31°C
Salı Az Bulutlu
32°C
Çarşamba Az Bulutlu
33°C

Mustafa Özcan

Mısır ve Suriye’de Arapça ve İslami eğitim alan Mustafa Özcan, Milli Gazete, Yeni Şafak ve Yeni Asya gazetelerinde dış haberler servislerini yönetti.Yerli ve yabancı onlarca dergi ve gazetede yazı ve makaleleri yayınlanmıştır.

    SAHTE DEVLET, MONTAJ TOPLUM

    19.06.2021 09:11
    A+
    A-

    İsrail’in kuruluş gerekçelerinin tamamı temelsiz ve sahtedir. Atalar yurdu olarak Filistin’e geldiklerini savunuyorlar. Bunun tamamen asılsız ve temelsiz olduğu bir gerçek. Bunu ciddi Yahudi yazarları ve araştırmacıları da söylemektedir. Sözgelimi bugün İsrail’i oluşturan ve özellikle de Doğu Avrupa kökenli Yahudilerin ataları kesinlikle Esbat’a ya da Yahudileri oluşturan 12 kabileye mensup sayılmıyorlar. Öyle olunca burası Yakup’un ülkesi İsrail değil. Neden mi? Arthur Koestler gibi ciddi Yahudi mütefekkirleri ve araştırmacıları yazmış oldukları eserlerle birlikte bugün İsrail’i oluşturan nüfusun kadım Yahudilere veya İbranilere dayanmadığını öngörüyorlar. Arthur Koestler Onüçüncü Kabile (Der dreizehnte Stamm) isimli eserinde bu tezi işlemektedir.

    Bilindiği gibi denge arayışından dolayı stratejik nedenlerle Hazar Türkleri ve Hazar Devleti Yahudi olmadıkları halde Museviliği seçmişlerdir. Bu nedenle de devletleri ortadan kalktıktan sonra kalıntıları oraya buraya saçılmış ve gerçek Yahudilerin yerini almışlardır. Bugün Eşkinazi olarak bilinen Polonya ve sair ülkelerin Yahudileri yani Doğu Avrupalı Yahudiler bilhassa onların soyuna dayanıyor. Bilindiği gibi İsrail’in hakiki kurucuları Doğu Avrupa Yahudileri yani Eşkinazi toplumudur. Sefaridler veya Sefardimler ise genellikle İspanya kökenli ve Şark Yahudileridir. Müslümanlar arasında yaşamış Yahudilere Sefardimler denilmektedir. Sefardimlerin kökenleri de şüphelidir. Soylar birbirine karışmıştır. Asil Yahudiler ile Yahudileşmiş Yahudiler misalindeki gibi Sâmî kültürünün günümüzdeki en büyük temsilcisi olan Araplar da tarihte ilk olarak asıl Araplar (Arab-ı Arîbe, Kahtaniler, Güney Arapları, Yemen) ve sonradan Araplaşmış olanlar (Arab-ı Mustarebe, Adnaniler, Kuzey Arapları) olarak iki kısma ayrılmaktaydı.

    Arap Yarımadasında Yahudiliğe geçmiş yerel unsurların nispetini ve orantısını elbette bilmiyoruz. Ama bu, nispi de olsa bir gerçek kabul edilmektedir.

    Araplar ve Müslümanlar arasında yaşayan Yahudilerin bir kısmı elbette otantik ve asil Yahudi olabilir. 12 Kabileden gelebilir. Bununla birlikte içlerinde azımsanmayacak oranda şu veya bu nedenle Yahudiliğe geçmiş yerel unsurların varlığını da göz ardı edemeyiz. Bu durumda bugün İsrail’i teşkil eden Yahudilerin yüzde 70’i denildiği gibi Eşkinazi ise ve bunların atalarının Hazar Türkleri olma ihtimali yüksek ise kan bağına dayanan Yahudiliğin İsrail’deki varlığından şüphe etmemiz için birçok neden var demektir. İkinci olarak, Sefardim Yahudileri de kan bağı itibarıyla karışık olabilirler. Bu durumda İsrail’i kuranların Yahudi olmadıklarını sadece Yahudileşmiş oldukları gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Öyle ise İsrail devletinin Yahudi olma iddiası temelden yoksun, çürük ve sakattır. Öyle ise kan bağıyla İsrail’e bağlılığı en azından şüphelidir ve bu durumda karşımıza kendisini Yakup ve soyuna nispet eden sahte bir devlet çıkmaktadır. Irkçılık yüz yılı olan 19’uncu yüzyılda nesilleri inkiraza uğramış birçok ırk kağıt üzerinde yeniden üretilmiştir. Yahudilik de buna dahildir. Neredeyse Nazilerin iddia ettikleri gibi katıksız bir ırk kalmamıştır. Son tartışmalardan birisi Makedonlardır. Bulgarların da tarih içinde geçirdikleri dönüşüm de dikkatle incelenmelidir. İbni Fazlan Seyahatnamesinde dile getirdiği gibi o dönem Volga Türklerine veya Sibirya Türklerine Bulgar deniliyordu ve bunlardan bir kısmı Müslümanlığı seçmiştir. 19 ve 20’inci yüzyılda imparatorlukların yıkılması ve ulus devletlerin kurulmasıyla birlikte dünya ırk esasına göre yeniden şekillenmiş ve kurulmuştur. Ama bu tezler su götürür tezlerdir. Benedict Anderson’ın kaleme aldığı Hayali Cemaatler kitabı da Arthur Koestler’in tezine dolaylı olarak katkı sağlayan, doğrulayan, destek çıkan tezlerden birisidir. Milliyetçilik yüzyılı sahte milliyetler üretmiştir. Bunlardan birisi de çağdaş Yahudilerdir. Bu çığır ile birlikte sadece İbranileri değil İbraniceyi de diriltmişlerdir. Çağdaş Yahudilerin Hazreti Yakup ve soyu ile bağlarının sıhhatini elbette bilmiyoruz. İsrail Devleti sahte olduğu gibi toplumu da insicamsız ve toplama bir toplumdur. 104 ülkeden veya 110 ülkeden geldikleri bir gerçektir. Bunların ortak paydası bazı kültürel öğelerdir. Bu nedenle de İsrail’de ‘kim Yahudi?’ tartışması sönmüş değil zaman zaman alevleniyor. Bu tartışma iyice alevlense ortada Yahudi kalmaz. Eleme ve çıkarma (Sebr ve taksim) usulüyle herkes birbirini eler.

    İsrail toplumu anaerkil bir toplumdur. Bugün Batı’da karma evlilikler yoluyla Yahudilerin nesebi külleniyor. Kısaca İsrail sahte bir devlet ve montaj bir toplumdur. Sahte devlet olmasının nedenlerinden birisi de kan bağının ötesinde din bağı meselesidir. Bu mesele de tartışmalıdır. Yahudiler arasında ırk konusunda anlaşma olmadığı gibi din konusunda da anlaşma yoktur. Sadece fiili bir uzlaşma vardır, İsrail din devleti değil dini cemaatler devletidir. Bu nedenle de Eşkinaziler ile Sefardimlerin hahambaşılıkları ayrıdır. Cemaatlerin özerkliği de zamanla başlarına bela olacaktır. Laik dindar çekişmesi keskinleşecek ve zamanla nüfusu artan dindarlar toplum yapısına hakim olacaklar bu da yaşam tarzları nedeniyle seküler Yahudileri infiale sevk edecektir. İsrail kültürel anlamda Tevrat’a dayalıdır, hukuki anlamda değil. Dolayısıyla İsrail’e dindar bir devlet demek yerinde olsa bile bir din devleti demek doğru değildir. Bizde de zaman zaman bu mesele iltibasa ve kafa karışıklığına neden olmaktadır. Dolayısıyla İsrail’in kan bağı üzerinden iddiaları doğru olmadığı gibi din bağı üzerinden de iddiaları temelsizdir, yanlıştır. Nitekim, El Cezire Kanalı’ndan Ahmet Mansur’a konuşan Haham David Wais Arz-ı Mev’ud yani Vaat Edilmiş Topraklar doktrininin temelsiz olduğunu ifade etmiştir. Siyonizmin Yahudilik olmadığını ve Allah’a karşı bir isyan hareketi olduğunu savunmaktadır. İsrail’in Allah’ın muradına uygun olmadığını ve derhal yıkılması ve sökülmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bilinmelidir ki İsrail dini revizyonizm üzerinden kurulmuştur. Zaten Yahudilerin kendi aralarında anlaşabilmeleri kabil ve mümkün değildir. Kur’an aralarındaki geçimsizliğin ve çekişmenin şiddetli olduğuna temas eder (Be’suhum beynehum şedit).

    Şartlar gereği muvakkaten anlaşabilmektedirler. İsrail’i Yahudilerin inançlarından ziyade Batı’daki gelişmeler şekillendirmiştir. Batılı ırkçılar Yahudilerden rahatsız oldukları gibi Yahudiler de Batılı ırkçılardan rahatsız olarak bir yurt ve vatan derdine düşmüşler ve arayışına girmişlerdir. Yahudi meselesini şark meselesi üzerinden çözmek istemişlerdir. Fransa ile İngiltere gibi emperyalist ülkelerin güçlenmesi kadar Osmanlı’nın zayıflaması da bu arayışların önünü açmış ve başarıya ulaşmasını kolaylaştırmıştır. İsrail’i dini arzular değil tarihi şartlar belirlemiş ve var etmiştir.

    Yahudilerin maruz kaldıkları soykırım meselesi ide içtenlikle ama gerçek verilere dayalı olarak ele alınmalı, değerlendirilmelidir. Roger Garaudy’nin tezi doğrultusunda revizyonist tarihçiler de Hitler’in Yahudi nüfusunu kırması noktasında ortaya atılan kimi rakamları ve iddiaları mübalağalı buluyorlar. İkinci Dünya Savaşının ertesinde tarihi gerçekler Nürmberg’de korku üzerine inşa edilmiştir. Adeta bu meselede bir küresel takrir-i sükun hali vazedilmiştir. Hala da adeta Holokost tezini koruma kanunu vardır ve kimse hür fikrini açıklayamamaktadır. Bu tabuların behemehal kaldırılması gerekir. Türkiye’de Kemalizm etrafındaki tabular veya koruma kanunları gibi keza İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere karşı işlenen cürümler noktasında da ifade hürriyetinin önündeki kısıtlama ve engeller kaldırılmalıdır. Garaudy İsrail’in Kurucu Mitleri kitabında( The Founding Myths of Modern Israel ) meseleyi enine boyuna irdelemektedir. Revizyonist tarihçilerden David Irving de bu tezlerinden dolayı Garaudy gibi kanun önünde kovuşturma geçirmiştir. Paralel gerçekler yerine objektif gerçeklerin ortaya çıkması insanlığı daha hür kılacaktır. Her türlü istismardan arındıracak ve koruyacaktır. Herkes gerçekleri öğrenme hakkına sahiptir. Gerçekler konusunda tabu yerine geniş yürekli olunmalıdır. İsrail ahlaki üstünlük kurmak için Holokost meselesini istismar etmiş ve kullanmıştır. Kimileri Holokost’un fikir babasının Cemal Paşa olduğunu iddia ederken bizzat Netanyahu Holokost’un fikir babasının Kudüs Müftüsü El Hac Emin el Hüseyni olduğu kanaatini dile getirmiştir. Kısaca bir taşla birçok kuş avlamak istemiştir. Böyle olunca gerçekler birilerinin elinde esir durumuna düşmektedir. Savaşların ilk kurbanı gerçeklerdir. Hakikat egemenler için atılması gereken bir safradır.

    Tarihi izler ve kalıntılar noktasında da İsrail gerçekleri küllemekte ve sahte gerçekler üretmektedir. Bunlardan birisi de Mescid-i Aksa’nın Temple Mount yani Dağ Mabedi veya Süleyman Tapınağı olduğu iddiasıdır. Bu iddia gerçek bile olsa Müslümanların lehinedir. Zira Müslümanların inanç bağı üzerinden Hazreti Süleyman ve Davud Aleyhisselam ile bağları devam etmektedir. Yahudilere göre onlar kral Müslümanlara göre ise hem halife hem kral hem de peygamberdir. Onları kendi peygamberleri saymakta ve miraslarına sahip çıkmaktadır. Bununla birlikte bugüne kadar Yahudiler Süleyman Tapınağı konusunda tezlerini ispat edebilmiş değiller. Aksine ispat değil sürekli olarak fiili bir durum peşindedirler ve bu çerçevede Mağaribe Mahallesini işgal ettikten sonra Şeyh Cerrah Mahallesine de el koymayı planlamaktadırlar. İsrail 1917’den sonra Mescid-i Aksa’nın bir parçası olan ve Müslümanların Burak Duvarı dedikleri duvarı Ağlama Duvarı olarak adlandırarak Süleyman Tapınağının bir parçası bir kalıntısı saymışlar ve orada Tapınağın geçmişteki yıkımına ağlaşmaktadırlar. Yahudiler Ağlama Duvarını Süleyman Tapınağının harabelerinin bir parçası olarak görmüşler ve buradan da Mescid-i Aksa’yı ele geçirmek için gerekçe üretmişlerdir. Ama yaptıkları kazılar bugüne kadar onları doğrulamamış, tezlerini ispata kafi gelmemiştir. Nitekim, 11 günlük çatışmaların ardından Ezher Üniversitesi de tartışmalara katılmış ve Burak Duvarının Mescid-i Aksa’nın bir parçası olduğu yönünde görüş belirtmiştir. Süleyman Tapınağının bir parçası olmadığını ve Ağlama Duvarı diye bir yerin olmadığını ortaya koymuştur. Bununla birlikte huylu huyundan vazgeçmiyor ve Aksa’ya baskınlar üzerinden burada hak iddia etmektedirler. Gün be gün çevresini Yahudileştirmekte ve karakterini değiştirmektedirler. Bu çılgınlık da büyük bir gerilime neden olmuş ve İsrail’i Surların Muhafızı adını verdiği operasyonla Filistinlilerle karşı karşıya getirmiştir. Hamas da karşı atak geliştirmiş ve bu operasyona Kudüs Kılıcı adını vermiştir. Kısaca İsrail ispatsız iddialarla tarihin peşinden gelmiş ama bula bula serap bulmuştur.

    FİKRİYAT DERGİSİ

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.